FİKRİN GÜFTELERİ BESTELENİNCE…

FİKRİN GÜFTELERİ BESTELENİNCE…

Dr. Hüseyin AĞCA

           “Hangi alanda olursa olsun öğretimin ve eğitimin kalitesini, birtakım rakamlardan daha önemli ve daha öncelikli saymayanlar, karşılaşacakları sonuca razı olmasalar bile mahkûm olacaklardır.” (S.K. TURAL  Bilgelerin Yolunda, Mart 2018, Ankara, 5 bs.,s., 241.)

            Bu anlam yüklü cümlenin alındığı, Sayın Sadık Hoca’nın 5.baskısı yapılan BİLGELERİN YOLUNDA adlı eseri, 335 fikir öncüsünden birine ait GÜLDESTENİN bestelenmiş olarak sunumudur. Ta Hz. Âdem’den başlayarak, Türk ve İslam âleminin; ruhanî, millî, tarihî, siyasî ve daha önemlisi fikrî hayatımıza yön veren tamı tamına, 342 şahsiyetin adının anıldığı ve belli ölçülerde (kaynak gösterilerek) alıntı yapıldığı, ayrıca 272 temel terim ve kavramın alan uzmanlarınca tartışmasız kabul edilebilecek nitelikteki tanımlarından oluşan bu eseri kısa bir tanıtım ve eleştiri üslubunun sınırları içinde ele almamın bağışlanacağını düşünmekteyim.

            Yirmi üç ana bölümden ibaret olarak düzenlenmiş bu eserin ana teması; başta da belirttiğim gibi, ülke insanımızı uzun süredir ve temel hizmet alanlardaki karar sahiplerinin yeteri kadar ciddiye almadıkları “Biz; Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarını, ortalama seviyede eğitimli, sağlıklı, huzurlu, kendine ve yakın/uzak çevresine karşı sorumluluk bilincine sahip; neticede mutlu insan kimliğine nasıl kavuşturabiliriz?” sorusuna inandırıcı gerçekçi, uygulanabilir cevapları ortaya koyabilmektir. Hoca bu cevapları; tarihin derinliklerinden gelen bir güldesteler seçkisini, kendi mükemmel, zengin ve daha da önemlisi her yaş ve kültür düzeyindeki insanımızın rahatlıkla anlayabileceği arı, duru bir Türkçe ile besteleyip sunmuştur. Bu vazgeçilmezliğin temellerini araştırırken, her sağduyulu bilim adamının yapması gerektiği gibi, Tural Hoca da doğruluğu ifade edecek temel kavram ve terimlerin içini gerektiği olgunlukla dolduran ve millî tarihimizden beslenen köşe taşı niteliğindeki güfteleri doyasıya kullanma yolunu seçmiştir. Bu güfteler insan denilen mükemmel yaratığın biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve estetik yönlerini, gerektiğinde önceliklerini de dikkate alarak irdeleyip; bazen birini, bazen birden fazlasını, çoğu kere de hepsini dikkate alarak onu tatmin edecek bir âhenk içinde çözümler öneriyor. Mesela; sağduyu nimetinden nasiplenmiş olanların, önemli ile önemsiz, geçici ile kalıcı arasındaki farkı görebilmeleri için “Zan, vehim, vesvese, peşin hüküm, özgüvensizlik, kibirlilik, hayâsızlık, şımarıklık ile şahsî çıkar sağlamayı hedefleme kusurlarından arınmış bir düşünce…” (B.Y. 176.s.) yapısına sahip olmaları gerektiğine vurgu yapmasını yadırgamak kimin aklından geçer acaba?

            Bu eserin içeriği hakkında yeterli bir kanaat/bilgi oluşturmak gayesiyle, az okuyan toplum olmamızı da göz önünde bulundurarak, bölüm başlıklarını arz etmeyi yeğledim.

            Eserin ilk bölümünün başlığı: Bilgi ve Bilgelik Üzerine Bir Sohbet. Bunu sırayla şu metinler takip ediyor: Sevmek Nedir/Sağlıklı Sevme ve Sevilme Üzerine… Sağlıklı ve Paylaşımcı Sevme ve Sevilmeler… Toplumu Germenin ve Ayrıştırmanın Bedeli Ağırdır… Toplumu Germeyiniz… Güven ve Güven(e)memek… İstikrar Kavramı Üzerine Bir Deneme… Tedavisi Gereken En Tehlikeli Hastalık: Cehalet… Bayramlar veya Ortak Heyecanlar… Benzeşerek Birleşmek, Bilinçle Bütünleşmek… Kavramlar Duygu ve Düşüncenin, Terimler Bilimin Anahtarıdır… Hukuk Kültür Oluşturucudur… Düşünmek, Eleştirmek ve Eleştirilmek İhtiyaçtır… Bilime, Bilim Tarihine ve Bilim Dünyasında Türklerin Yerine Dair… Kültür, Sağlık Kavramları ve Anarhan Hanımın Kitabı Üzerine… Gerçek Hekimliğe Saygı… Bilim, Sağlık ve Sağlık Bilimlerinde Atatürk’ün Işığı… Bir Övüncümüzü Daha Takdim Ederken… Sözün Gücü ve Yunus Emre’nin Çığlığı… Benlik Kavramı ve Yunus Emre’nin Şiirinde Benlik… Tasavvuf 21. Yüzyıl İnsanına Ne Verebilir… Bu Kitabın Dünyası veya Bir Dünyanın Kitabı Üzerine…

            Kitabı oluşturan konu başlıklarından içerik hakkında ilk bilgilerin edinileceği düşüncesinde isem de meraklı, ilgili ve talepkâr; saygı değer okuyucularının işini kolaylaştırmış olmak için her bir bölümden seçeceğim ana temayı belirleyen bir ya da birkaç cümleyi sizlere sunmayı uygun buldum.

            “Vahye dayalı dinlerin özündeki Yaratan’a ait ısrarlı ve değişmez mesajları yaşamak ve yaşatmak yerine, şekle ait yaşantılarını, öfkeli tutumlarını din sayanların sayısını azaltmak kolay olmuyor. Arınmaya niyet, samimiyet ve akla saygılı vecd… Etkili mürşitler, veliler, bilgeler ortaya çıkamadığından, inanç sömürücülerinin, imanın ve ibadetin özüne yaklaşmaya çalışarak değil, kabuğu için yaşanmasına yol açtıkları görülüyor.” (B.Y. 299.s.) Bu tespitin sahibinin arzu ettiği samimiyete ulaşılabilmesi için epeyce beklemek zorunda kalacağını düşündükçe çok üzülüyorum. Üzüntümün sebebinin gerekçesi olmak üzere şu örneği vermek istiyorum. Yaşlı bakım evi açan bir zenginin imamlardan talebi şu olmuş: “Cemaatinize yaşlı ana babalarını huzur evlerine göndermeleri için telkinde bulununuz.” Onlar da ilahî emrin “Ana babalarınızdan biri ya da diğeri ya da her ikisi yanınızda yaşlanırsa onlara öf bile demeyiniz.” olmasına rağmen bunu unutup zenginin emrine uyacaklar mı bilmem? (Hürriyet Gaz. 06.07.2018. 12.sayfa.)

            Bunu takip eden bölümde kaydetmeden geçemeyeceğim şu satırlar başka bir özlemi ifade ediyor. “Nefsinin bunalttığı derin çelişkilerden kurtulmak için her insanın, kendi dilince ve kendi dinince söylediği “Beni en doğru yola ulaştır.” (İhdina sırate’l-mustakim) talebinde samimi olanların kazandığı ilham ve hâller, tasavvuftur, ben dinlerin ve dillerin üstünde bu talebinde samimi olanları tanımak isterdim” (B.Y. 291.s.) Hocanın bu isteğine kısa sürede kavuşması için epeyce duacıya ve duaya ihtiyacı olduğunu ister istemez belirtmek durumunda kaldığımızı bilmem kabul eder misiniz?

            İlk metin, ilk kez kitabın bu baskısına giren Sayın Hocanın, akademisyen bir dostunun isteğiyle gerçekleşen “Bilge ve Bilgelik Üzerine Bir Sohbet” başlıklı olandır.  Başlarken tarafların birbirlerini doğru anlamalarının ilk şartı olan ortak dili kullanma konusundaki tutum yanında, fikrî yönden farklı yönelişler içinde olunsa da, dinleme kurallarına uygun ve saygılı bir dikkat içinde olunmasının kaçınılmazlığıyla sürdürülen bu sohbetin dinleyicisi olmayı arzu edenlerdenim. Sohbet; ortak dilde oluşmuş fikir peteğinin süzülmüş, seçilmiş bazı kavramlarının kısa sayılabilecek ama anlaşılması hem kolay hem de zorunlu olan tahlilleriyle başlamış ve sonuçlanmış. Bunların başında kavramla ilgili açıklamalar yer alıyor. “Kavram; öğrenme, inanma, benimseme ve bilme işlem ve çabalarının sonunda zihne yerleşen, özel anlamlı, anahtar nitelikli kelimelerdir.” tanımı yapıldıktan sonra sırayla “Zekâ, Bilgi, Hüküm ve Hikmet” kavramları kısa tahliller, somut örneklendirmelerle okuyucuya arz ediliyor.

            Sayın bestekârın çok doğru bir tercihle iki ayrı yazısında Yunus’tan bahsetmesinden duyduğum memnuniyeti ifade ettikten sonra şu cümledeki tespitini sizlerle paylaşıyorum. “İnsan sosyalleştikçe kendine yönelmiş sevgiyi başkasına yöneltmeyi öğreniyor. Sevgisini başka insana, insanlara ve varlıklara yöneltmek, insanın kendisini yeniden inşa etmesi, yeniden imar etmesi demektir. (B.Y. 296.s) Söze en anlamlı yükü yükleyen Koca Yunus’tan söz açıp da onun bize hatta ebediyete uzanan pırlanta değerindeki iletisinden hiç değilse bir ikisini buraya almadan geçmek mümkün mü?

            “Terkeylegil ten tertibin/Gider senden benlik adın/İçin imaret olmadan/Dışındaki ma’mur nedir?… Çünkü adın oldu filan/Hep dirliğin oldu yalan/Gelsin bize mana bilen/Hakikatte mestur nedir?”

            İletişim çağını çok geç idrak etmiş bir toplumun sorumlu bir ferdi olarak Sadık Hoca yıllar öncesinde bu konuda yazdığını bize şu cümlelerle özetliyor: “İnsan; bilmek, tanımak, benzeşerek ve anlaşarak toplu yaşamak özellikleri ile var edilmiş bir canlıdır. Bu özelliklerinin sonucu olarak da, insan, toplu yaşamak, paylaşarak mutlu ve güvende olmak istiyor. İnsan bu temel özellikleri başta olmak üzere duygu, düşünce ve hayal adlı tepkilerini

DİL denilen bir sistemin imkânlarıyla ortaya koyuyor. (B.Y. 258.s.vd.) Umarız telefon denilen ve en yenisini, en pahalısını kullanma tercihinin esiri olma yolunda hızla ilerleyen bir toplumda, birileri, iletişimden anladığı bu sapkın tutumdan bir an önce kurtulur da birbirimizle kavgayla, kaba güçle değil konuşarak, yazışarak iletişim kuran bir topluma dönüşürüz.

            Dil denilen mucizevî sistemlerin içinde, çok şükür ki, büyük ve yaşayan dillerin ilk beşinde yer alan Türk dilinin ancak müstemleke durumundaki devletçiklerde uygulanan “yabancı dille eğitim” yanılgısına kurban edilmeye hazır hâle getirilmesine temasta bulunulan (249.s.dan başlayan) yazısında “Ülkemizde anlamı bilinmeden sadece okunmasına ömürler harcanan Arapça’nın bizi teslim almasının doğurduğu derdi açıklamamıza” yardım eder. “Bu sonuç bu okullarda (fizik, kimya, biyoloji ve matematik derslerini yabancı dille okutan okullar) okuyanları ve okutanları, onlar için İngilizce kitap yazanları Türkoğlu Türk olmaktan çıkarır mı?” (B.Y.s251) [1] Geleceğinde yabancı dili kullanacak olan her Türk vatandaşı mutlaka ama mutlaka en az bir yabancı dili en mükemmel seviyede öğrenmelidir. Ancak bunun yolu temel bilimlerle ilgili dersleri o dille öğrenme metodu değildir.[2]

            Sayın Tural, Yüksek Kurum başkanlığı yaptığı dönemde mesaisinin kısm-ı âzamını sarf ettiği Mustafa Kemal ATATÜRK”ÜN ışığından bahsettiği bir bölümü, benim de çok önemsediğim, çok sayıda anaç kavramı isabetle tanımlamaya tahsis etmiş. Aslına bakarsanız eserin tamamında sadece toplum bilimleriyle ilgili değil, diğer alanlarla da ilgili çok sayıda kavram ve terimin tanımı yapılmış. Bu bakımdan esere bir yönüyle, sayısal anlamda sınırlı olmak kaydıyla, “Sözlük” gözüyle de bakılabilir.

Bu cümleden olmak üzere “Hekimlik”e ayırdığı bir bölümde gerçek bir hekimin tasvir ve tahlilini içeren satırları buraya almanın zaruretini yerine getiriyorum. “Ben hekim olarak bedendeki işleyiş bozulmasını doğru tanımlayıp doğru tedavi edeceğim, yaradılış sebebine aykırı bir işleyişe geçen veya işlemeyen parça/bölüme uygun işleyişi veya konumu kazandırmaya çalışacağım. Hücrenin, parçanın, bölümün neden böyle işlediği bir kenara, nasıl işlediği ve işlerliğinin devamı benim mesleğimdir. Ben akıl sahibi bir insan olarak, bu harikayı meydana getiren bir yaratılmışlar üstü yaratan bir güç olduğuna inanıyorum.” (B.Y.219.s.) Bu tarzı meslek ilkesi olarak benimsemiş eli öpülesi tıp mensuplarını kutlama yanında, son dönemde bu mesleğe ve değerli mensuplarına yönelik edep, ahlak, kanun dışı tavırların son bulması için bütün insanlara ve tabii meslek mensuplarına da düşen sorumluluklar olduğunu bilmemiz gerekiyor.
            Anarhan Hanım münasebetiyle kaleme alınan bölümde yer alan çok kapsamlı bir kültür tanımını siz sayın okuyucularla paylaşmak istedim. “Kültür; hukuktan sağlığa, tabiata ve bilime önem verişten dine, devlet veya erk kavramına yüklenilen anlamdan bağımsızlığa; güvenlik ve savunma anlayışından, fert ve toplum ölçeğindeki namus ve şeref düşüncesine; çocuk, kadın aşk ve aileden, bedeni ihtiyaçları gidermeye kadar binlerce ögeyi içinde taşıyan göstergeler toplamıdır. (B.Y. 199.s) Merhum Peyami Safa,  Türk İnkılâbına Bakışlar kitabında kültür ve medeniyetin yüzlerce tanımından bahsederken kendisi de pek çok tanımın arasından seçtiklerine yer verir. Sanıyorum bu da onların önde gelenlerinden biri olurdu.

            Bilim tarihiyle ilgili yazarın tespit ve yorumlarının yer aldığı bölümde, âcizane benim de yıllardır yazıp çizdiğim, temel bir meseleye parmak basılıyor. O da devlet mekanizmasını elinde tutanların, üretecekleri hizmetin muhatabı olan insan topluluğunun can damarını oluşturan, din hayatı, hukuk sistemi, aile yapısı, eğitim, insan ilişkileri gibi konuları ciddiye almayan, neredeyse görmezden gelen bir yaklaşımı benimseyen tavırlarıdır. Bunun göstergesi her yetkili makam sahibinin onlarca danışmanının genelde teknoloji ve iktisat, madencilik, meyvecilik, tavukçuluk alanlarından seçilmeleridir. (Kimseyi küçümsemek haddimiz değil elbette. Ancak ayakkabı boyacısı ve berberden danışman seçen vekilleri çok gördük. Sorulduğunda ise “Biz bunları danışılsınlar diye değil sebeplensinler diye seçiyoruz” savunması ile karşılaştık.) Hukuk, hukuk sosyolojisi, sosyal psikoloji hele hele dil ve kültür, eğitim, şehircilik, yönetim denetim bilimleri gibi uzmanlık alanından danışman seçildiğini pek duymadık. Değişik dönemlerde tesadüfen ve kısa süreli temas sağladığımız sayısız siyasetçilerden birinin bu alanlardan danışman seçmesini tavsiye ettiğimizde yadırgayan nazarlarına muhatap olmuşuzdur.[3]

            Kitabımızın, “Hukuk Kültür Oluşturucudur” alt başlığını taşıyan bölümünde hukukun yazılı kaynakları konumundaki kanunları yapacak T.B.M.M’nin temsilcilerinin temel sorumluluğu ile ilgili olarak şu belirtiliyor. “Meclis, milletin millî, tarihî beklentileriyle, millî geleceğin ihtiyaçlarına, vekilleri, temsilcileri aracılığıyla cevap arandığı, millî içtihat, millî icmal, millî meşveret merkezidir. Yurtseverliği milletseverliğiyle, milletseverliği tarih bilinciyle ve Millî Mücadele’ye ve onun timsali M. K. Atatürk’e karşı sorumluluk düşüncesiyle şekillenmiş olması beklenen, istenen milletvekilleri, yasama yetkisi için orada olduklarını unutmamalıdırlar.”(B.Y. 171.s.) Tabii olarak yeni yönetim sisteminde bu yetkileri eline alan kişinin de bu kimlikle ve bu sorumluluğu taşıması vazgeçilmez bir beklentidir.

            “Kavramlar Duygu ve Duygu ve Düşüncenin, Terimler Bilimin Anahtarıdır” başlıklı bölümle ilgili olarak önceki bölümlerde gerekli değerlendirmeleri yaptığım için burada tekrarlamayacağım.

            “Benzeşerek Birleşmek, Bilinçle Bütünleşmek” başlıklı bölümde vurgulanan nokta “İnsanlık tarihini Allah ve vatan kavramları dışında mutlak birleştirici/bütünleştirici bir değer bulunmadığı” (B.Y. 129.s.) kaziyesidir. Bu gerçeğe bir de, alelade insan topluluğunu millet konumuna yücelten, o toplumun yarınlarda da dirlik düzenlik içinde bir arada yaşaması bilincini ilave ettiğimiz zaman her olumsuzluğun biteceği olgusunu eklememe müsaade edeceğinize dair güvenimi ifadeye bilmem izin verir misiniz?

            Eserimizde dile getirilen sayısız ve maalesef artarak süreklilik kazanmış, âdeta kangren olduğu için kesilip atılması gereken toplumsal, psikolojik, teknolojik sapmaların ana sebebine ayrılan bölümün başlığı “Tedavisi Gereken En Tehlikeli Hastalık Cehalet.” Bu bölümde oldukça hatta bazen diğer bölümlerdeki bazı tespitleri buraya taşıyarak belirlenen cehalet göstergeleri listelenerek sunuluyor:

  • Cehalet bilmemek değil, bilmediğini kabul etmemektir.
  • Cehalet yenilenmekten, bilgilenme yoluyla aklını doğru kullanmaktan çekinmek, hatta korkmaktır.
  • Cehalet bildiklerini inatla hatta öfke ile tekrarlamak, başkalarını kabule zorlamaktır.
  • Cehalet yanlışlarını doğru zannetmekten kurtulmayı, niçin yaratılmış olduğunu düşünmeyi, erdemle donanmayı reddetmektir.
  • Cehalet ruhu besleyen estetik değerlerden, aklı dışa vuran idrak ve iz’andan uzak durmaktır.
  • Cehalet kibir elbisesini giyinmişlik, münafıklığı benimsemişlik, imanını inadına feda etmişliktir.

            Kurtuluş için tek yol; yaratılmışlığın gayesini kavramak, akıl hazinesini öncelikle ve her durumda esirgemeden kullanmak, sayısal değerleri ön plana çıkaran eğitim anlayışının esaretinden kurtulmak için çalışmak, çalışmak, çalışmaktır. İnsan olarak yaratılmış olma şerefine ulaşmışlar tarafından bu değerlerin benimsenip, korunup, geliştirilmesinin kaynağı, içinde yaşadığı toplumun üyelerine saygı gösterip, güven vermek/güven duymak; o toplumun tarihinden gelen maddî, manevî değerlerin somut görüntüleri olan tören, âdet, töre, san’at vb. etkinliklere katılmayı bir vatandaşlık, giderek insanlık görevi saymaktır.

            Doğup büyüdüğümüz, ilk anıların yaşandığı, ata yadigârlarının bulunduğu ve adına Sıla denilen yere ziyaretlerin somut olarak gerçekleşeceği dinî/millî bayram günlerini; turizmcilerin hizmetine tahsis ederek geçirmelerin elimizden aldığı zevkleri, güzellikleri hatta ibadet kimlikli ziyaretleri hiçe sayarak harcama gafletinden kurtuluşun çarelerini araştırmayı da ihmal etmeyen Sadık Hoca’nın bu konudaki hassasiyetini benimsememek mümkün değil. Toplumsal bütünleşmenin sürekliliğini sağlayıcı tercihleri bir tarafa bırakıp istikrar adına doğru yanlış, iyi, kötü, yapıcı, yıkıcı yönelişleri benimsemenin eleştiri konusu yapılması esere yeni bir boyut kazandırıyor.

            Ne zaman solup, yaprak döküp çıplaklığa bürüneceği belli olmayan hayat bahçemizde gülün dikenine, meyvesiz hatta ortalığa kirlilik saçan ağaçlara, ilişkimiz hâlinde uysallaşacak mı ısıracak mı? korkusu içinde etrafımızda dolaşan insan dışındaki yaratılmışlara karşı bazen haddini aşan benimseyişlerimizi, hemcinslerimizden esirmememizin en belirgin göstergesi toplumsal ayrışma/ayrıştırma olarak karşımıza çıkıyor. Hurafelerin kirletmediği bütün dinlerin genel hatlarıyla “Birlikte letafet, incelik, zerafet ve hayır; ayrılıkta iğrençlik kötülük ve hüsran vardır” ilkesine rağmen insan kılıklıların telkin hatta dayatmalarıyla birbirine önce yabancılaşan, sonra da bilimin en korkulan ürünü olan kaba kuvvet ve silahlarla hayatı çekilmez bir hâle sokan bu melun ayrımcılığın pençesinden insanlığın kurtuluşunun pek kolay olmayacağı anlaşılıyor. Hainane tavrı takınanların genelde üç temel kaynaktan doğup, beslenip, semirerek düzenli yönetimin karşısına, her türlü öldürücü silah, araç ve gereçlerle çıktığı ve maalesef aşağıda belirtilen üç unsurdan dolaylı ya da doğrudan güç alarak hayatı çekilmez hâle getirdiklerine işaret ediliyor. Bunlar: Eşkıya/haydut takımı, asi/anarşist takımı ve işgalci güçlerin (geçici-sürekli) müstevlilerin karar vericilerdir. Eserde bu korkunç ve müsellah ayrımcılığın birçok sebebi yanında, bu tavrı sahnelemekte ustalaşmış üç insan öbeğinden bahsedilmektedir:

* Bir kısım siyasetçiler

* Basılı ve görüntülü medya emekçileri

* Oligarşik kafalı bürokratlar

            Her toplumda nifak, fesat çıkarıp tefrika doğurucularının karşısına çıkacak tedbirleri arayıp, bulup, harfiyen uygulayacak olanların; yıkılmaya, parçalanmaya doğru sürüklenen masum insanları, ancak hukuk, ahlâk, din gibi sosyal alan uzmanlarının tavsiyelerine kulak vererek aslî görevlerini yapmak yerine, siyasi ideolojilerin bataklığına saplanıp uyduruk danışmanlarıyla oyalanmalarını tarih affetmeyecektir.

            Muhterem hocamızın büyük bir tevazu ile belirttiği üzere benim âcizane telkinimle kaleme aldığı “Sağlıklı ve Paylaşımcı Sevme ve Sevilmeler” başlıklı yazı bu değerlendirmeyi yaparken benim ciddi bir yöntem değişikliğine gitmemi sağladı. İncelememi sevme ve sevilme temasını en ince ayrıntısıyla ele alan bu yazıyla sonlandırmayı düşünüp öyle de yaptım. Çünkü Yüce Yaradan’ın da, O’nun yolunda sadakatle yürüyenlerin de insan ilişkilerine temel ilke olarak seçtikleri kavram Koca Yunus’umuzun dilinde “Sevelim sevilelim, dünyaya kimseye kalmaz” idi.

            “Sevmek; içinde şefkat, incelik, merhamet, iyi niyet, kişiliğe saygı, sadakat, güven adalet, koruma duygusu, anlayış, sabır, arzulama adlı on iki öğeyi bulunduran psiko-biyolojik tutum ve davranıştır.” Bu on iki temel yapı öğesinden en az ikisinin işlevsiz kalması sonucunda sağlıklı sevmenin eksilerek yok olma süreci başlamaktadır. (B.Y. 54.s)

Bu tartışılmasını bile gereksiz gördüğümüz tespitten sonra; ülkemizde her gün yaygınlaşan hatta azgınlaşan, hastalıklı ruh, zihin ve bedenlerin ortalığı kapladığı kadın, çocuk istismarı ve cinayetlerin; gasp, hırsızlık, soygun gibi hastalıkların, hukukî yönden neredeyse cezasız kalması toplumun üç sapkın tercihinin âdeta tabulaştırılması/hatta ilahlaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Bunlar, “Yalan, Haram ve Talan” ilklerinin tabulaştırdığı toplum yapısının kanserleşmesidir. Kentleşmenin medenî dünyadaki görüntüsü, köylerin şehirleşmesidir. Bizde uzun yıllardır benimsenen biçimi ise, şehirlerin köyleşmesidir. Sayın yazarın da katılacağını düşündüğümüz haram, yalan, talan tabularının azaltılarak en aza indirilmesi için tekrarcı, taklitçi, bilim dışı yollarla örgün, yaygın eğitim kapsamındaki nesilleri oyalayan eğitim sorumluları ve onların temsil ettiği kurumların yeniden yapılandırılması zaruretine inanıyoruz.

            Sevmek nedir? “Sağlıklı Sevme ve Sevilmeler Üzerine” başlığı altında kitaba alınan sondan bir önceki bölümde konu ile ilgili olarak yazılan ve sayıları belki de milyonları bulan edebiyatın, psikolojinin, sosyal ahlâkın, hatta psikiyatrinin her türündeki eserlerde enine boyuna irdelenerek tanımlanmaya çalışılan Aşk kavramının yeni ve dünyevî/uhrevî boyutuyla hayatımıza yansıması ele alınmaktadır. “Allah insanı sevmek için yarattı.” cümlesiyle başlayan yazı bir süre sonra Mevlana’nın“Aşk sandığın kadar değil, yandığın kadardır.” özdeyişine ulaşıyor. Bu ifadeler de beni asırlar öncesine götürdü. “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip/Kılma derman kim helâkim zehri derd-i dermanındadır”  “Aşk imiş her ne var âlemde/İlim bir kıyl u kâl imiş ancak” diyen Fuzulî’den Yunus’umuza yönelmemek; “Aşk âşıkı şîr eder/Aslanı zencir eder/Katı taşı mum eder.” tarifine, “Aşksızlara verme öğüt/Öğüdünden alır değil/” mısralarına kulak vermemek mümkün mü dostlar? Ben bu yönelişlerden sonra Sadık Hoca’nın tarifinde karar kılacağım. “Aşk yetişkinlere mahsus, taşıyabilenler için zevk, mutluluk ve vecd veren bir hâl” vecizesini, Hilmi Ziya Ülken’in o anaç eseri “Aşk Ahlâkı”ndan naklettikten sonra “Aşk bir kadının veya erkeğin, birleşip bütünleşmeseler de, birbirleri için vazgeçilmez ölçüsünde tutkulu bir benimseyişle birbirini ışınlaması, unutamamasıdır. Aşk, hayallerle süslenerek, üzülüp mutlu olarak, özleyip özlenerek, gülüp güldürerek, kıskanıp kıskanılarak, bekleyerek ve beklenerek paylaşılan derin ve biçimlendirici sevginin oluşturduğu davranışların adıdır. Aşk, özlemli bir nazlanma, nazlı bir özlemdir. (B.Y. 46.s.) Böylesine veciz, böylesine çok yönlü, böylesine soylu bir tanımdan sonra, adı geçen kavramın; günümüzde devedikenli biçimsizliğiyle yaşanan örnekleri sıralayıp bu güzelliği kirletmek istemiyor ve herhangi bir yorum eklemiyorum.

            Her bir kavramın, içinde oluştuğu dili kullanan insanların yaşadığı tarihî gelişim ve değişimle yaşanan gerçekliklerin etkisiyle farklılaşmaya gideceği olgusuna işaret edildikten sonra aynı kavramın, buna yüklenen meslekî, dinî ve toplumsal anlamlar sebebiyle değişikliğe uğrayacağına değiniliyor. Ele alınan bazı kavramların etimolojik özelliğine de dikkat çekilen bu yazıda bilim, san’at erbâbının kendilerine söylenenleri doğru anlamaları yanında kendilerini de doğru ifade edebilmelerinin en vazgeçilmez aracının; kullandıkları dili, mesleklerinin gerektirdiği sayıda kelime sayısınca, doğru söyleyişle (telaffuz), kurallı cümlelerle ve doğru (yetkili kurumlarca belirlenmiş) imlâ ile ifadelendirmeleri kaçınılmazdır. Hocanın “Ana dilindeki on beş bin kelimeyi kazanamamışsa… dil kazanımındaki eksiklik, düşüncesini işletmesine de yansıyacaktır.”  ifadesine bugünkü insan dünyamız için ulaşılmasının hayal bile edilemeyeceğini belirtmek isterim. Doksanlı yılların başlarında bakanlıkça ilk öğretim Türkçe ders kitaplarının hazırlanması, yazılması ile görevlendirilmiştim. İlk okulu (5.sınıfı) bitirecek bir öğrencinin; Türk Ana Dilinin ortalama bin beş yüz kelimesinin sözlük ve zıt anlamını, imlâsını, doğru söylenişini (telaffuzunu) bilmesini; on, on dört kelimelik kurallı cümle yapma becerisi kazanmasını amaç olarak seçmiştim. Bunu duyan Türk basınının bir kısım yazarçizer takımı bakanlığı topa tutmuşlardı. Aynı dönemde çeşitli dünya ülkelerinde aynı yaştaki çocukların, ana dillerinde en az 2500 ile 3700 kelimeyi öğrenmeden diploma alamadıklarının belgelerini göstermiştim. Hocalığında bulunduğum bir üniversitenin edebiyat/Türkçe öğretmenliği bölümlerinin son sınıf öğrencilerinin yazılı ifadelerinde kullandıkları kelime sayılarıyla ilgili bir ön araştırma yapmıştım. Kullandıkları kelime sayısı ortalama 270/330 aralığında çıkmıştı.

            Yabancı dille eğitim tercihinin arkasına gizlenen hainane kendi kültürüne yabancılaştırma olgusuna kurban edilmiş, sözde bilim adamlarının Türkçe ile bilim yapılamaz yavesine kendini kaptıranların, bu eserde ortaya konulan anlatım gücünü görüp, üstlerine cehalet cübbesi geçirdikleri yıllarını hüsranla anacaklarına inanıyorum.

            Büyük boy 336 sayfalık eserde kullanılan zengin, tekrarsız, akıcı, duru kısaca “Güzel Türkçe”nin imlâ ve noktalama yönlerinden de olabildiğince hatasız bir baskı ile okuyucuya sunulmasında gösterilen dikkati de gözden uzak tutmanın emeği geçenlere haksızlık olacağını belirtmeliyim. Başta fikrin güftelerini besteleyen kıymetli dost,  Sadık Hoca olmak üzere katkıda bulunan herkesi kutluyor, bu nadide eserin her satırına sinmiş olan anlamın yeniden zihinlere ve yüreklere ulaşarak oralarda neşv ü nema bulmasını niyaz ediyorum.

([1])           Müfettişlik yaptığım dönemde dersine girdiğim bir fizik öğretmeni, Fransızca olarak sorduğu bir soruyu doğru cevaplayamayan öğrenciye kırık not verdi. Dersten sonraki sorum:” Sayın hocam bir suça kaç türlü ceza verilir biliyor musunuz?” idi. “Bir suçun bir cezası olmalı” dedi. Ben: “Peki siz sorunuzu doğru cevaplayamayan öğrenciye kırık not verirken şunları düşündünüz mü?

                a.Öğrencinin Fransızcası yeterli değilse, sorunuzu anlamamış olamaz mı?

                b.Aynı durumda olduğu için cevabını ifade edemiyor olamaz mı?

  1. O sorunun cevabını bilmiyor olamaz mı? Bu uygulama ile öğretilmeye çalışılan yabancı dili yeteri kadar öğrenemeyene, yani bir kabahate, tam yedi ceza verildiğinin farkında mısınız?”dedim. Genç öğretmen durdu kaldı. Aklından geçeni biliyordum. Bu çarpıklığı ben mi seçtim diye düşünüyordu.

([2])           Fransız dilbilimci ve feylesofu Barkbara Cassin Nostalji “İnsan Ne Zaman Evindedir” adlı eserinde ana dilin önemli bir boyutuna parmak basıyor: “Vatanı vatan yapan atalarının toprağı değil, ana dilidir.” (a.g.e. 112.s. Kollektif kitap 112.s.) Bu tespit birilerinin kulağını çınlatıyor mu bilmem?

([3])           1965 genel seçimlerinden önce idi. Bulunduğum şehre seçim münasebetiyle gelen eski bir politikacıya, ağabey vaatlerin arasında, —Kapalı olan halk kütüphanesine memur görevlendireceğinizi söylerseniz iyi olur, dediğimde bana cevap olarak şunu vermişti. —Hoca seni severim biliyorsun ama politikaya yabancısın. O dediğinin oy getirisi, garajda yapılan iki üç ayakyolunun(hela) getirisi kadar değildir.