HEPSİ BİZİM, HEPSİ BİZİZ

                                            HEPSİ BİZİM, HEPSİ BİZİZ

Ahmet BABALIK

            Türklük bizim öz cevherimiz, gerçeğimizdir. Türk varlığı övünmemiz için yeterli muhteşem bir varlıktır.

            Binlerce yıllık Türk tarihinde (Kazım Mirşan’ a göre M.Ö. 16.000’lere dayanıyor.) inişler ve çıkışlar vardır. Övünç duyduğumuz zaferler, yükselişler olduğu gibi bazen ders almamıza sebep olan yenilgiler, üzüntüler de vardır.

            Fakat şunu asla unutmayalım ki, Türklük insanlık tarihinin en önemli gerçeklerinden biridir. Mavi gök kubbenin altında ayak basmadığımız yer var mıdır bilemeyiz; fakat bu boyutta bir hareketliliğin Türk’e, Türklüğe ve insanlığa çok şey kattığı muhakkaktır.

            Her fırsatta teşkilatlanmayı, güçlüklere meydan okumayı, dayanıklılığı, at üstünde nehirleri, dağları, bozkırları güle oynaya geçmeyi, değişen şartlara uyum sağlamayı, hepsinden önemlisi özgür olmayı, birlik olmayı öğrenmişler, kanla canla vatan yaptıkları toprakları kültür genleriyle nakşetmişlerdir.

            Türk’ün sonsuz cesareti, iradeleri sersemleştiren parlak zekâsı, insanlığı şaşırtmış ve şaşırtmaya devam edecektir.

            Kılıcını Milletinin özgürlüğü uğruna çeken Kürşat ve 39 arkadaşı Çin sarayını basarak Türk’ün neler yapabileceğini insanlık tarihine not düştüler. Kürşat İhtilali öyle bir ruhtur ki; l. Dünya Savaşının mağlup devletleri, galiplerin zulmüne kayıtsız şartsız baş eğerken, Türk Milleti; Kürşat Atasını doğru anlamış olan Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde “Ya İstiklal, Ya Ölüm” diyerek esarete meydan okumuştur. Anadolu coğrafyasının zorlu yiğitleri, oyunu bozarak, Türklüğün, “Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir.” çıkışıyla dünyayı bir kez daha düşünmeye sevk etmişlerdir.

            Dünya, keşke bir nebze İtalyan Şair Tasso’yu anlayabilmiş olsaydı. Şöyle diyor Tasso; “Türklerden bahsediyorum… Düşmana saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız kalmış düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli kasırgaya, göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize, ıtrında asalet uçan bu gülü yıldırıma çevirmek tabiatı da inciten bir gaflet olur.

            Türk olmak bir ruh halidir. Aşktır… Muhabbettir… Akıldır… Bilgeliktir… Sevgidir… Erdemdir… Koca dünyada, bir Rabbine diz çökmektir…

            Dünyayı gönül gözüyle gören Aşık Veysel durumu şöyle özetlemiş.

            Aslım Türk’tür, Elhamdülillah Müslüman.

            Şükür amentüye etmişiz iman.

            Kalbimize yaraşmaz şirk ile güman

            Kalbimiz nur ile dolu sayılır. 

              12. yüzyıla gittiğimizde karşımıza bir başka bilge, bir ulu şahsiyet çıkar… Hoca Ahmet Yesevi… Başlıca amacı Türklere İslâmiyet’i sevdirmek olan Hoca Ahmet Yesevi; Anadolu’nun fethinin manevi tasarımını yapan bir ulu… Henüz büyük bir kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeterince dini bilmeyen Türk Milletine, İslâm’ı ve güzel ahlakı Türkçe şiirlerle öğreten Hoca Ahmet Yesevi… Bakalım ne diyor…

            Sevmiyorlar bilginler, sizin Türkçe dilini

            Bilgelerden dinlesen, açar gönül ilini,

            Ayet-hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar,

            Anlamına erenler, başı eğip uyarlar,

            Miskin zayıf Hoca Ahmet, yedi atana rahmet

            Fars dilini bilir de, sevip söyler Türkçeyi.

Türk’ün alpliğine erenlik ruhu katıp, alp Türkleri, alperen Türkler yapan hoca Ahmet Yesevi, ahşaptan kaşık yontarak günlük geçimini kendisi sağlarken, onbinlerce öğrenci yetiştirmiştir. Türk töresini ve İslamı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Yesevi yolunun yolcuları Anadolu, Rumeli ve kuzey Türklüğünün İslami uyanışına vesile oldular. “Nefsi” değil, “gönlü” öne çıkararak Türklere “Gönül Müslümanlığını” öğreten bu kaynak, insanlığın ruhunun susuzluğunu gidermek için pırıl pırıl akmaya devam etmektedir.

             Bu kaynaktan beslenen bir Yunus Emre’miz vardır bizim… O’nu öylesine sevdik, benimsedik ki, 14 yerde türbesi, mezarı vardır Anadolu’da…”Yaradılmışı hoş gör Yaradan’dan ötürü” diyen bu Hak aşığı, yazmış olduğu Türkçe şiirlerle, Türk ruhuna derin bir Allah sevgisi, büyük bir insan ve yaratılmış sevgisi nakşetmiştir.

            “Döğene elsiz gerek

             Söğene dilsiz gerek

             Derviş, gönülsüz gerek

             Sen derviş olamazsın”

Aynı mısralarda çocuklara da, alimlere de seslenebilmek, hissettiğini hissettirebilmek bizim koca gönüllü Yunus Emre’mize has bir Allah vergisidir.

                        Avrupa yüzlerce yıl hümanizmin peşinden koştu, ucundan yakalayacak gibiydi, olmadı… Hayata geçiremediler… Fakat Türkler bunu Ahmet Yesevi ile, Yunus Emre ile, Mevlana Celaleddin Rumi ile yakaladılar, hayata geçirdiler. Her zaman zayıftan yana olmak, muhtacı koruyup kollamak, aman dileyene el kaldırmamak, savaşta bile zulmetmemek, hor ve hakir görmemek, sadakat, vefa, şefkat gibi değerleri yaşadılar, yaşattılar…

             Türk’ü, Türklüğü bilmek gerekir… O bazen kıraç bir vatan toprağı için, ordular hazırlayıp düşmanıyla vuruşan Mete Han’dır. Bazen Roma önlerinde ilerlerken, kalesini teslim edip, uzun uzun soyuyla kendini tanıtan komutanın, siz kimsiniz sorusuna “Ben putlara tapmayan bir millettenim. Türküm” diye cevap veren Attila’dır. (O Attila ki; batı dünyası O’nu; “Tanrı’nın kötülükler üzerine inen kırbacı” olarak kabul etmiştir.) Türk ve Türklük bugün de “Benim yegane servetim Türklüğümden başka birşey değildir.” diyen Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene!” ifadesinde vücut bulur.

             Mete Han da, Kürşat da, Alparslan da, Farabi de, İbn-i Sina da, Ahmet Yesevi de, Mevlana da, Yunus Emre de, Fatih de, Yavuz da, Kanuni de, Atatürk de bizim… Hepsi bizim, hepsi biziz…