HER FABRİKA BİR KALEDİR

HER FABRİKA BİR KALEDİR

Mustafa EFENDİOĞLU

Mustafa Kemal kurdurduğu her fabrikanın duvarına böyle yazdırırdı:”Her Fabrika Bir Kaledir”.

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ
Lozan görüşmelerinin birinci bölümü her iki tarafın birbirlerine rest çekmesi üzerine başarısızlıkla sonuçlanmış, Türk heyeti 4 Şubat 1923 tarihinde görüşmelerden resmen çekilerek yurda dönmüştü. Bir yandan Türk ordusu; İstanbul, Boğazlar ve Batı Trakya’yı kurtarmak için gerekli hazırlıkları yapmaya başlarken, diğer taraftan Mustafa Kemal, Balıkesir, Alaşehir, Erzurum, Sivas gibi kongrelerinde alınan kararlarla, siyasi bağımsızlık nasıl kazanılmışsa, ekonomik bağımsızlığı da yapılacak milli bir ekonomi kongresi sonucunda alınacak kararla olabileceğine inanıyordu. Mustafa Kemal, barış görüşmeleri için İtilaf devletlerine toplanma yeri olarak İzmir’i tavsiye etmiş fakat bu teklifi İtilaf devletlerince kabul edilmemişti. Nasıl siyasi bağımsızlık savaşı yurdun en doğusunda başlamış ise yurdun en batısında da ekonomik bağımsızlık savaşı başlamalıydı. Bu sebeple İtilaf devletlerinin barış görüşmeleri için kabul etmediği İzmir kentinde bir İktisat kongresi düzenlemeyi uygun bulmuştu. 17 Şubat 1923’te başlayıp, 4 Mart 1923’e kadar sürecek olan bu kongreye ülkenin dört bir yanından gelen her meslek grubunu temsilen 1135 delege katılmıştı. Tam bağımsızlık için ekonomik bağımsızlık şarttı, elzemdi. ‘Askeri ve siyasi başarılar ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, bu zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırmadığı müddetçe yok olmaya mahkûmdu.’ İşte bu kongrede Osmanlı Devletini yok olmanın eşiğine getiren ekonomik yanlışlıkların neler olduğu, yeni Türk devletinin tekrar bu yanlışlıklara düşmemesi için neler yapması, nasıl bir kalkınma modeli oluşturması gerektiği… gibi konular konuşulmuş ve bir karara varılmıştı. Bu kararları uygulayabilmek için “Misak-ı iktisadi” (milli ekonomik yemin) kabul edilmişti.

OSMANLIYI YOK OLMANIN EŞİĞİNE GETİREN
EKONOMİK YANLIŞLIKLAR NELERDİ?
Sorunun asıl kaynağına geçmeden önce 1853 ile 1918 tarihleri arasında Osmanlı ekonomisine bakıp bir durum tespiti yapmak lazım. Osmanlı Sultanlarından 4. Murat. “Bugün borç alan yarın emir alır.” demişti. 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında savaş masraflarını karşılamak için 4 Ağustos 1854’de çıkardığı fermanla Padişah Abdülmecit dış borç yapılmasına izin verir. Bunun üzerine, 24 Ağustos 1854 tarihinde Londra bankerlerinden Dent and Company ve Goldmith and Company isimli bankanın Paris şubesi ile hükümet arasında ilk dış borç anlaşması imzalanır. Böylelikle İngiltere’den 200.000 Sterlin ilk dış borç alınır. Tabii bundan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Devlet, 1854 yılından 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma yapar. Bu dönem içinde 239 milyon lira borçlanıldığı halde, hükümetin eline yalnızca 127 milyon lira geçmiştir. Bunun sonucu 20 yıl gibi kısa süre içinde Osmanlı İmparatorluğu, 200 Milyon Sterlin dış borç yükü altına girmiştir. Yıllık anapara ve faiz ödemeleri 11 Milyon Sterlini bulmuştur. Buna karşın Osmanlı maliyesi tüm yıllık geliri 18 milyon sterlin kadardır. Başka bir deyişle devlet gelirlerinin %60’ının dış borç ödemelerine ayrılması zorunluluğu doğmuştu. Ağır borç yüküne giren ve bu borçları çeviremez duruma düşen ve yabancı devletler tarafından ‘Hasta Adam! olarak anılmaya başlayan Osmanlı Devleti’ne alacaklılar tarafından çeşitli çıkış yolları önerilmeye başlanır. Osmanlı, mali yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğinin ilk resmi ve genel ilanını 1875 sonbaharında Sultan Abdülaziz’in sadrazamı Mahmut Nedim Paşa hükümeti tarafından alınan moratoryum (borç erteleme) kararı ile duyurur. Avrupa ve Amerika piyasalarını sarsan 1873 bunalımı, sermaye ihracının durmasına neden olunca, yeni fonlar bulamayan Osmanlı için dış borç ödemelerini durdurmaktan başka çare kalmamıştır. 20 Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesi ile borçların yeniden yapılandırılmasının yolları açılır. Böylece ‘Düyun-u Umumiye İdaresi’ kurulur. Artık devletin gelirleri bu idare tarafından toplanıp alacaklı ülkelerin hesabına aktarıldığı gibi yeni vergilerin konulması ve iç borçların yönetilmesi de aynı otoriteye terk edilir. Yani önce ekonomideki egemenliğini yitiren Osmanlı İmparatorluğu bir süre sonrada siyasi egemenliğini de kaybedecektir. Ekonomisi iflas eden devletin bir süre sonra hukuksal varlığı da tarihe karışır.
Osmanlı Devleti’ni; siyasi, askeri, hukuksal ve ekonomik olarak yok olmanın eşiğine getiren yanlış ekonomik politikalar nelerdi?
Bu yanlış politikalar nerede başlamıştı?
Osmanlıyı borçlanmaya iten ana sebep neydi?
İşte bu soruların cevabını ortaya koyduğumuzda bugün veya yarın Türkiye Cumhuriyeti’ni bekleyen büyük tehlikenin varlığını da gözler önüne sermiş oluruz! O halde sorularımıza cevap arayalım. Osmanlı’nın hayati hatası ekonomideki yanlış politik tercihleriydi. Nasıl mı? 15. ve 16. Yüzyıllarda; Coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform hareketleri neticesinde Avrupa’da ortaya çıkan merkezi büyük krallıklar kendilerine ‘Makyavelizm’ adını verdikleri ekonomide yeni bir politik görüşü ilke edinmişlerdi. Bu görüşe göre mümkün olduğunca ithalatı (dış alım) kısıp, ihracatı (dış satım) artırarak, değerli maden rezervlerini çoğaltmak esasına dayanıyordu. Kendilerinde olmayan hammadde ve tarım ürünlerini dışarıdan satın almak yerine bu ürünleri yetiştiren veya bu doğal kaynaklara sahip kendisinden daha güçsüz ülkeleri istila edip, sömürgeleştiriyorlar ve böylelikle ele geçirdikleri bu yerlerdeki hammadde veya tarım ürünlerini fabrikalarında işleyerek elde ettikleri bu ürünleri pazar adını verdikleri Osmanlı gibi ülkelere satıyorlardı. Sıfır ithalat, tam ihracat prensibini uygulayan Avrupa’nın aksine, Osmanlı Devleti, artık savaş ganimeti elde edememesi, uzun süren savaşlar dolayısıyla tımar gelirlerinin düşmesi, Coğrafi keşiflerle dünya ticaret yollarının yön değiştirmesi neticesinde Akdeniz limanlarının eski önemini kaybetmesi ve bu yüzden ticaret gelirlerinin azalması, artan saray masraflarına ek, uzun süren savaşların ekonomiye getirdiği ağır ek yükler… dolayısıyla devlet bütçesinde oluşan açığı kapatabilmek adına ithalattan gelebilecek vergi gelirlerine umut bağlar. Sıfır ihracat, tam ithalat ekonomik modelini benimser. Yani Avrupalı devletlerinin ekonomik politikalarına taban tabana zıt tam da Avrupalı devletlerin istediği gibi bir politika. Bu da yetmezmiş gibi sözüm ona ticareti canlandırmak için Fransa, Hollanda, İngiltere ve Rusya gibi devletlere ardı arkası kesilmeyen ekonomik tavizler, ayrıcalıklar, kapitülasyonlar verdiler. Bu tavizler neticesinde ithalatı tavan yaptırdılar. Biraz gümrük vergisi toplayalım derken dışarıdan her satın aldığımız mal için aslında dışarıya altın, gümüş gibi değerli madenlerimizi veriyorduk. Hazıra dağ dayanmaz misali Osmanlı Devleti, zamanla hazinesindeki değerli maden stoklarını kaybetmeye başladı. Bir zamanlar parası altın olan Osmanlı İmparatorluğu alım gücü gitgide düşerek, parası sırasıyla; gümüş, bakır (mangır) ve en sonunda adına ‘kaime’ dedikleri kâğıt paraya kadar düştü.
‘Borç alan emir alırdı’ bir hayli borç almıştık. Bütün bu işgaller karşısında dostlar alış verişte görsün diye ancak cılızca bir tepki ortaya koyabildik. Bu durum öyle bir noktaya vardı ki, koca Osmanlı Devleti Fransız vatandaşı bir bankerden borç almış, aldığı o borcu geri ödeyemeyince Fransa, Midilli Adasına asker çıkararak. “Öde vatandaşımın borcunu, çekeyim adadan askerimi” diyecek kadar trajikomik, utanç verici, yüz kızartıcı bir vaziyete gelmişti. Sonuçta: Fransa 1881’de Tunus’u işgal etti, İngiltere 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla daha da değerlenen Mısır’ı uzak doğudaki sömürgelerine giden yolun güvenliği için 1882’de işgal etti, Avusturya 1908’de Bosna – Hersek’i topraklarına kattı, Girit halkı 1908’de Yunanistan’a katıldığını açıkladı, Bulgaristan 1908’de bağımsızlığını ilan etti. Yani bazılarının iddia ettiği gibi Osmanlı Devletini Mustafa Kemal yıkmamıştı. Osmanlı Devleti çoktan yıkılmıştı ve Osmanlı Devleti yıkan kendi yetiştirdiği devşirme devlet adamları ve bu devşirmelerin ekonomide uyguladığı bu anlamsız ekonomik modelden başkası değildi.
Mustafa Kemal, Lozan’a gidecek olan heyetten iki konuda asla taviz verilmemesini istemişti. Bu iki istekten birisi; Ermeni konusu, bir diğeri ise Kapitülasyonlarla beraber Duyun-u Umumiye İdaresinin kaldırılmasıydı. Lozan antlaşmasıyla kapitülasyonlar ve Duyun-u Umumiye İdaresi en sonunda kaldırılır. İşte! İzmir İktisat Kongresinde bu hakikat, tarihi bir tespit olarak ortaya konulmuştu.
İktisat Kongresinde; ekonomik bağımsızlık için Kapitülasyon ve Duyun-u Umumiye İdaresi’nin kaldırılması, stratejik kurumların millileştirilmesi, hammaddesi ülkemizde olan sanayi dallarının oluşturulması, çiftçiyi, esnafı, madenciyi, küçük esnaf ve sanayiciyi desteklemek için gerekli teşviklerin yapılması amacıyla, Halkbank, Etibank, İş Bankası… gibi bankaların kurulması istenmiş, kararlaştırılmıştı.

Ayrıca bu kongrede, ekonomide ‘Devletçilik’ ilkesi ve bu ilkeye bağlı olarak ‘Karma ekonomik model’ benimsenmişti. Benimsenen bu karma ekonomik model ile Türkiye Cumhuriyeti, küresel ekonomik krizlere ve Osmanlı’dan kalan borçları zamanında tıkır tıkır ödemesine rağmen, kurduğu onlarca kamu iktisadi teşebbüsleriyle (KİT) âdete halkına can suyu oluyor, kendine özgü bu kalkınma modeliyle ekonomide rekorlar üstüne rekorlar kırıyordu.

Her ne olduysa karma ekonomik model, özellikle 1960’lı yıllardan sonra ‘Devletçilik’ ilkesinin hayatımızdan çıkarılmaya başlamasıyla mazi oldu. Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti kendisine ekonomide 17 Kasım 1923’te kurulan ve Cumhuriyetimizin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın savunduğu ‘Liberal ekonomi’ görüşünü benimsedi. Liberal ekonomi politikası doğrultusunda devlet, ekonomide üretim sahasından elini, ayağını yavaş yavaş çekerken kurduğu KİT’leri yabancı devlet ve bazı yabancı kuruluşlarının tavsiyelerine uygun olarak özelleştirmeye, adım adım satmaya başladı. Mustafa Kemal’in ifadesiyle bir zamanlar ‘Kale’ olan fabrikalar yok pahasına elden çıkarıldı. Bugün büyük bir kısmı yabancıların elinde bulunan bu kamu iktisadi kuruluşlarında çalışan Türk işçilerinin patronu, müdürü, amiri artık ecnebilerdir. Yani artık iş bulmak için yabancı bir ülkeye gitmeye, gurbete çıkmaya hacet kalmadı. Zira sen, zaten kendi ülkendeki fabrikada, çoktan gurbetçi olmuşsun.
İzmir İktisat Kongresi’nde alınan bir karar da yerli malı kullanılmasının özendirilmesiydi. Bu kararın hedefi ithalatı kısmak, dışarıya değerli maden akışını önlemekti. Gelinen noktada Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın açıkladığı kesin olmayan verilerine göre: 2017 yılında Türkiye Cumhuriyetinin ihracatı (dış satımı) 157 milyar 94 milyon dolara ulaşmış ve ihracatımız bir önceki yılın ihracatına göre % 10,22’lik bir artış göstermiş. Ya ithalat ne olmuş? Bir önceki yıla göre %17,92 artışla 234 milyar 156 milyon dolara ulaşmış. Alacak verecek hesabına göre kısacası 77 milyar 216 milyon dolar içerideyiz, zarar ediyoruz.
Maalesef ithalatımız da yıldan yıla sürekli artış göstermekte.
“Ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?” demişti Mehmet Akif Ersoy. Ders almadığımız kesin. Ya tekerrür meselesi? ALLAH KORUSUN!