İNKISAM

İNKISAM

Cenap ERGÜN

            Yazı başlığına koyduğumuz Arapça kökenli İNKISAM’ın, BÖLÜŞÜM anlamına geldiği, konu ekonomi olunca gelir dağılımı veya daha doğru bir ifade ile GELİR BÖLÜŞÜMÜ demek olduğu aşikârdır. Eski iktisat kitaplarında bu kelime ile ifade edilen gelir bölüşümü, ekonomi ile ilgili eserlerin ilk yazıldığı tarihlerden beri üzerinde durulan bir meseledir. Bu hususu hatırlatmak için halen kullanılmayan bir kelimeyi seçtik.
                   TÜİK’in her sene yayınladığı gelir ve yaşam koşulları araştırmasının 2016 versiyonu 18 Eylül 2017’de duyuruldu. Bu araştırma sonuçlarından, gelir dağılımı adaletsizliğinin gittikçe arttığı görülmektedir.
                   Gelir dağılımını (İnkisam) incelemek için geliştirilen usullerden biri, toplumdaki en yüksek gelire ve en düşük gelire sahip grupların toplam gelirden aldıkları payların karşılaştırmasıdır. Bu karşılaştırmada toplumun en zengin %20’lik kesiminin geliri ile en yoksul %20’lik kesiminin gelirleri oranlanır ve P80/P20 oranı olarak adlandırılır.
                   Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de P80/P20 oranının 7,7 olduğu, yani en zengin %20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay, en yoksul %20’lik kesimin aldığı paydan 7,7 kat daha fazla olduğu anlaşılmaktadır.
                   Nüfusun % 14,3 ü yoksulluk sınırının altında kalmış, sürekli yoksulluk oranı % 14,6 olmuştur. Geçen yılın sonuçlarına göre, nüfusun yüzde 42.2’si konutunda ‘izolasyondan dolayı ısınma’ sorunu yaşarken, yüzde 38.1’i ‘sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi’ ve yüzde 24.5’i ‘trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlar’ ile karşı karşıya kaldı.
                   Taksit ödemeleri veya borçları olanların oranı % 68’i konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemeleri veya borçları olduğunu, yüzde 65.4’ü yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme ihtiyacını ekonomik nedenlerle karşılayamadığını ve yüzde 17.4’ü konut masraflarının hanelerine çok yük getirdiğini beyan etmiştir.
                   Esasen bu sıkıntılar rakamsal olarak bilinmese bile halkın bizzat yaşadığı bir durum olup rakamsal verilerle meseleyi sıkıcı bir hale getirmemek gerekmektedir.
                   Yani ülkemizde gelir bölüşümünün çok adaletsiz olduğu anlaşılmakta ve zaten bilinmektedir.

                   Gelir, üretim ve hizmet süreçlerinin (hizmet de bir üretimdir ve gayrimaddi mal olarak da ifade edilebilir) sonucu olarak gerçek ve tüzel kişilerin elde ettikleri parasal (ya da nesnel yani ürün olarak verilen) kazanımdır. Mal ve hizmet üretiminde kullanılan tüm girdilerin giderleri ile araç ve gerecin aşınma payları satış fiyatından çıkarıldığında geriye kalan fazla, yani katma değer, sürece katılanlar arasında paylaşılır. Üretim sürecine katılanlar, emek ve sermayenin ayrışma durumuna bağlı olarak gelirden pay alır ve işçilere ve sermaye sahiplerine düşen bölümü onların gelirini oluşturur. Eğer emek ve sermayenin ayrışması yerine küçük üreticilerde olduğu gibi (emek ve sermaye) birlikteliği geçerliyse bölüşüm de bu çerçevede olacaktır. Bunun gibi, üretim sürecinin ileri teknoloji kullanımıyla karmaşıklaştığı durumlarda da yaratılan gelirin içinde emek ve sermaye paylarının saptanmasında zorluklar olabilir.
                   Mal ve hizmet üretimine katılan işgücü ve sermayenin, bu süreçte yaratılan değer artışını kendi aralarında nasıl bölüşecekleri teknik, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutları olan çok yönlü bir konudur. Gelir bölüşümü, bu nedenlerle, ekonomi ve ekonomi dışı etkenlerin, toplumsal ve siyasal oluşumların çarpıştığı, siyasal ekonominin temelini oluşturan bir nitelik, karmaşık bir görünüm kazanıyor ve temel açıklayıcı bir kavram olma özelliğini koruyor.
                   Gelir dağılımına genellikle iki açıdan bakılıyor. Ekonomi biliminin doğuşu yıllarında, bölüşüm daha çok sınıfsal ve toplumsal boyutlarıyla öne çıkıyor.
                   Ekonomiye giriş kitaplarında da anlatıldığı gibi emek ve sermayenin üretim fazlasından alacakları payın, bu etmenlerin üretime katkılarına ya da marjinal verimliliklerine göre belirlenmesini öngörür. Eğer emek ve sermayenin fiyatı (ücret ve faiz), bunların ürettikleri ürünün satış değerinden fazla ise, mal ve hizmet üretimi sürdürülemez.
                   Gelirin tüketime mi yoksa tasarrufa mı gideceği gelir sahiplerince belirlendiğine göre, eğer tüketilmeyen gelirin yatırıma dönüşeceği varsayımı yapılırsa, gelir dağılımıyla yatırımlar arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir. Bu nokta ekonomi politikalarının niteliğini belirleyen en önemli unsurdur.
                   Gelir dağılımının tarihsel gelişimi de önemlidir. Ekonomik ve toplumsal gelişme sürecinde, fertlerin yasalar önünde eşitliği ilkesini, her ferdin insanlık onuruna uygun bir hayat standardına kavuşması, kendisine yeteneklerini geliştirmesi için imkânlar oluşturulması gibi eşitlikçi kuralların gerçek anlamda çalıştırılması gerekmektedir. Toplumsallaşmanın ya da toplumsal dokunun ana ilkesi, fertlerin hak ve özgürlüklerinin içinin doldurulması, EKONOMİK İÇERİĞE kavuşturulmuş olmasıdır. Kültürel gelişmemizde Atatürk’ün belirttiği «Köylü efendimizdir» sözünden, 1936 İş Yasasında yer alan asgari ücret kavramına kadar bir dizi örnekte daha adil gelir dağılımın izleri bulunmaktadır. Ancak asgari ücret uygulaması ancak 1990 yılların sonundan başlayarak oldukça sınırlı bir uygulama alanı bulabilmiştir. Günümüzde ise asgari ücretin yoksulluk sınırının altında olduğu görülmektedir.
                   Ekonomik gelişme sürecinde gelir dağılımı kalıpları da hızla değişir. Hızlı fiyat artışları dönemleri, sabit gelirlerin, özellikle maaş ve ücretlerin artışı aynı oranda olmadığı ölçüde gelir farklılaşmasını daha da arttırmaktadır.
                   Gelir dağılımının siyasal katılma süreciyle doğrudan ilişkili olduğu belirtilmelidir. Siyasal gücün genel oy sonucu belirlenmesi, kamunun ekonomik faaliyetlerinde bu etmenin göz önünde tutulmasını gerektirir. Değişik toplum kesimlerinin siyasal güç üzerindeki etkisi, siyasal katılma biçimiyle belirlenir. Gerek kamu yatırımlarının bölgesel dağılımı, gerekse kamu mal ve hizmetlerinin fiyatlamasından tarımsal desteklere kadar bir dizi alanda genel oy kaygısının etkili olduğu saptanabilmektedir. Buna karşılık örgütlü ve büyük özel sermaye kesimleri de özellikle yatırım ve dışsatımda değişik parasal destekler almaktadır.
                   Siyasal katılma sürecinin bir alt unsuru, işçi hakları ve bunların kullanımı imkânlarıdır. Nitekim sendikal hakların kullanımı sonucu 1963 sonrası dönemde işçi ücretleri göreceli olarak artmıştır. Benzer durumlar demokratik süreçlerin göreceli olarak daha iyi işlediği yıllarda yaşanmaktadır. Kamu kesimi ücretlerinin, özel kesim ve sendikalı işçi ücretlerinin sendikasızlara göre daha yüksek olduğu da izlenebilmektedir.
                   Geliri dağılımının (bölüşümün) zaman içinde evrimi, giderek daha eşitsiz bir duruma geldiğini göstermektedir.
                   Gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderici politikaların ekonomik gelişmeyi ne yönde etkileyeceği ekonomi teorisinde tartışmalıdır. Konunun toplumsal-siyasal gelişmelere etkisi bir yana, sadece ekonomik açıdan da, daha eşitlikçi gelir dağılımın ülke içi talebi canlandırarak üretim artışı ve buradan ekonomik gelişmeyi sağlayacağı söylenebilir. Diğer yönden ücret gelirlerinin büyük ölçüde tüketimde, ücret dışı gelirlerin de daha yüksek oranda tasarruflarda (birikimde) kullanılacağı varsayımı yapılırsa ücretlerin sınırlı tutulması istenecektir. Bu yaklaşımın eksik yönü, gelirin tüketilmeyen kısmının kendiliğinden üretken yatırımlara dönüşeceğini peşinen kabul etmesidir.
 
                   Tüm bu söylenenler, gelir dağılımında toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkilerin kesiştiğini göstermektedir. Bu niteliği nedeniyle gelir dağılımı ülkemizde üzerinde en az durulan konulardan biridir. Dikkat edilirse gerek siyasiler ve gerekse iş çevreleri gelir dağılımından söz etmemektedirler.
                   Enflasyonist ortamlar da gelir dağılımını daha da bozmaktadır. Bilhassa katma değer ürettiği mal veya hizmete zam yapma imkânı bulamayan sabit gelirliler bu ortamdan en çok zarar gören kesim olarak görünmektedir. Çarşı, pazar ve marketlerdeki fiyatların Hükümet tarafından belirlenen 2018 yılsonu enflasyon hedefinin (şimdi dahi) çok üzerinde zamlandığı bilinmektedir.
                   Ankara’da bir markette ekmek reyonuna bakan bir hanım ekmeklerin sandviç kadar olduğunu üzülerek (bana) söylerken, aklıma halen 4-5.000.000 TL değerindeki Lamborghini marka arabası ile gezenler geldi.
                   Ülkemizin hemen harcama ekonomisinden üretim ekonomisine geçmesi gerekmektedir. Ülkemizin yeterli sermaye birikimini sağlayamaması sebebiyle şimdiye kadar sıcak parayla yatırımlarını finanse ettiği, sıcak para sahiplerinin/kısa vadeli kar peşinde koşan dış sermayenin parasını çekmesi üzerine ülkemizde finansal zorluk yaşandığı bilinmektedir. Geniş kitleler tasarruf yapamıyor, ancak asgari ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ve dolayısıyla sermaye birikimine katkı sağlayamıyor ise bu duruma düşük ücretlerin sebebiyet verdiği aşikârdır.
                   Ayrıca finansman temininin, daha ziyade dar ve sabit gelirlilerin yüklendiği (ÖTV ve KDV gibi) DOLAYLI vergilerin oransal artışları yoluyla değil vergi adaletini tesis ederek sağlanması gerekmektedir.

360 MİLYARI DOLAYLI VERGİ:

                   2017’de Devlet 536 milyar lira vergi topladı. Hedeflenenden 25 milyar lira fazla olan bu verginin yüzde 67.1’i yani yaklaşık 360 milyar lirası dolaylı vergilerden, 176 milyar lirası doğrudan vergilerden oluştu. 2000 yılında dolaylı vergilerin oranı yüzde 59 idi. Katma Değer Vergisi (KDV) ile Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gelirinin toplamı 293 milyar lirayı aşarken, vatandaşın ülke içinde ödediği her 100 liralık KDV’nin 50.5 lirasını devlet aracılardan tahsil edemedi. Yani bir kısım esnaf, tüccar veya sanayici sattıkları mal ve hizmetlerin fiyatlarına dâhil edilmesi gereken KDV’ni Gelir İdaresine ödemek mükellefiyetini yerine getiremediği anlaşılmaktadır.
                   Dolaylı vergilerin (ÖTV ve KDV gibi) en adaletsiz vergiler olduğu zira milyarderler ile asgari ücretlilerin bu vergiyi aynı miktarlarda ödedikleri bilinmektedir. Zira bu vergileri GELİRE GÖRE DEĞİL malın fiyatına dâhil edilmiş şekilde satın alınmaktadır.
 
ÜCRETLİLERİN ÖDEDİĞİ VERGİLER KURUMLAR VERGİSİNİ AŞTI:
                   Vergi adaletsizliğine dair bir başka çarpıcı tablo, kurumlar vergisi ile ücretlilerden alınan gelir vergisi arasındaki farkta ortaya çıktı. Ücretliler 67.1 milyar lira gelir vergisi öderken, kurumların ödediği vergi 52.9 milyar lirada kaldı.
                   – 2016 yılına göre 2017 yılında toplam vergi geliri yüzde 17 artarak 536 milyar liraya ulaştı. Bu rakam hedeflenen rakamın 25 milyar lira üzerinde. Aynı dönemde vergi tahakkuk miktarı ise 670.7 milyar lira.
                   – En yüksek vergi geliri yine ÖTV’den toplandı. 2016’da 120.4 milyar lira ÖTV tahsilatı varken bu tutar 2017 yılında 138.3 milyar lira oldu. Petrol ve doğalgaz ürünlerinden 63.6, tütün mamullerinden 37.4, motorlu araç satışlarından 22, alkol ürünlerinden 10 milyar lira vergi toplandı.
 
KDV’NİN YARISI ARACIDA (MÜKELLEFLERDE) KALDI
                   Tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerde çarpıcı bir sonuç ortaya çıktı. Dâhilde alınan KDV’de 2017’de 112.4 milyarlık bir tahakkuk olmasına rağmen tahsilat 55.5 milyar lirada kaldı. Dâhilde alınan KDV’de tahakkuk tahsilat oranı yüzde 49.5 ile diğer dolaylı vergiler içerisinde en düşük seviyede kaldı. Vatandaşın tüketim safhasında ödediği KDV’yi aracı olarak devlete yatırması gereken mükellefler bu paranın yüzde 50.5’ini yatırmadı. 2005 yılında KDV tahsil tahakkuk oranı yüzde 81 idi. Bu alanda çok büyük bir gerileme kaydedildi.
                   Sözleşme özgürlüğüne dayanan bir kapitalist sistemde, gelir ve servet, kişilerin piyasadaki başarılarının mükâfatı, gelirsizlik de başarısızlıklarının cezası sayılır.
                   Gelir dağılımını düzeltmek için en etkin yol işsizliği önlemektir. Bunun dışında Devlet aşırı servet birikimlerini ve yüksek gelirleri, artan kazanç miktarına göre artan vergilerle törpüleyebilir. Gelir dağılımını düzeltmek için devlet harcamalarında düşük gelirlilerin durumunu düzeltecek programlara, gelir dağılımının kökündeki beceri eşitsizliklerini azaltacak hizmetlere, işsizleri yeteneklerle donatmaya ağırlık verebilir. Ancak bu konuda Devletçe alınan tedbirler yeterli olamamıştır.
                   Gelir bölüşümü ile ilgili bütün bu olumsuzluklara rağmen birilerinin sıkıntının psikolojik olduğunu söylemelerinin halk nezdinde hiçbir karşılık bulması mümkün değildir. Zira halk durumu çarşı ve pazarda görmekte ve FİİLEN YAŞAMAKTADIR.
 
SON SÖZLER:
ı.     Siyasetin kanı servet, hayatı satvettir (ezici kuvvettir.)
       Zebunkuş (kendinden zayıfa gücü yeten) Avrupa bir hak tanır ki kuvvettir.
       (Mehmet Akif Ersoy)
ıı.   Bir milletin parasını kontrol eden, o milleti de kontrol eder.

  1. E. Garfield

ııı.  Enflasyon, taşınmanıza gerek kalmadan, daha pahalı bir muhitte oturmanızı sağlar.

  1. Paul Getty

ıv.  Hiçbir medeni devlet yoktur ki ordu ve donanmasından evvel, iktisadını düşünmüş     
      olmasın.
      Mustafa Kemal Atatürk