KÜLTÜR NEDİR?

KÜLTÜR NEDİR?

Hüseyin ADIGÜZEL

                   Kültür konusu ne zaman ele alınsa ortaya bir kavram kargaşası çıkar. Çoğu zaman evrensel kültürden söz edilir. “Kültür ve Medeniyet” kavramları karıştırılır. Kültür ile eğitim bir tutulur. Bilgili olma ile kültürlü olma aynı kavrammış gibi gösterilir. Güzel konuşan bir insana, “amma kültürlüymüş” denir. Tarih kültürü, edebiyat kültürü yüksek denir. En çok kullanılanı da “genel kültür” sözüdür. Velhasıl kargaşa sürüp gider. Kültür kavramının güzel konuşma ile bilgi ile çok küçük anlam ilişkileri olsa da, asla aynı kavramı ifade etmediği açıktır.

                   Öyle ise, kültür nedir?  Bu soruyu düşünce hayatımıza getiren ve ilk cevaplayan büyük ilim ve fikir adamı, büyük Türkçü Ziya Gökalp olmuştur. Namık Kemal ile Tevfik Fikret’in vatanseverliklerini, Tanzimat’tan sonra başlayan batılılaşma ve ileri bir millet olma isteklerini yeni bir fikri uyanış olarak gören ve takdir eden, fakat onları eleştiren[1] Ziya Gökalp, onların eksik bıraktıkları hususu, Türkçülük hareketini başlatanların içinde yer almış, öncelikle “Millet” kavramı üzerinde durmuş; milleti, aynı dili konuşan ve aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bir zümre (topluluk) olarak tanımlamıştır.[2] Dil, anadan başlayarak toplumun en küçük ferdine kadar birinden diğerine geçen ve milleti meydana getiren temel dinamiklerdendir. Terbiyeyi toplumdan fertlere geçen bir sistem olarak gören Ziya Gökalp; bu kavramı yaygın ve organize olarak ikiye ayırır. Yaygın terbiye, aynı dil gibi, toplumun büyüklerinden küçüklerine aktarılan, sosyal, siyasi, ekonomik, dini, estetik, edebi ruh halleridir. Organize terbiye, devletin okullarında toplu olarak verilen terbiyedir.

                   Bir millette, yaygın ve organize terbiye yoluyla toplumdan kişilere geçen ruh hallerinin toplamına Kültür adı verilir. Dil, edebi zevk, sanat, din, ahlak, estetik gibi duygular fertlere böyle geçer. Kişiler, milletin hukuki ve ekonomik geleneklerini, sanatını, felsefi ve ilmi eğilimlerini de bu suretle kazanır. Bütün bu sosyal kavramların toplamına kültür denir.

                   Kültür ile medeniyet farklı kavramlardır. Bu yüzden Ziya Gökalp kültüre “HARS” demiş, kavram kargaşasını önlemek için kültür sözünü, yaygın olan yanlış manalarını da dikkate alarak kullanmamıştır. Kültür ile medeniyet farklı kavramlar olmalarına rağmen, aralarında yakınlık, yani birleştikleri ve ayrıldıkları noktalar vardır. Medeniyet kavramı, teknoloji ve müspet bilimler alanına ait olsa da, içinde sosyal hayatı ilgilendiren “medeni” kavramı da yer alır. Bu yüzden hem kültür, hem de medeniyet kavramları sosyal hayatı da içine alır. Bu nokta kültür kavramı ile medeniyet kavramlarının birleştikleri noktadır.  Kültür, millidir; yani her milli gurubun kendine özgü, yaşam tarzı, hayata bakışı, hayatı algılayışı, hayatı uygulayışı vardır. Bu yüzden kültür, millet olma vasfını kazanmış her toplulukta farklıdır. Yani millidir. Medeniyet ise, milli değil, milletler arasıdır. Avrupa medeniyeti bir millete ait değil, birçok milletin, bilim, fen ve teknolojik katkılarıyla oluşmuş, bir medeniyettir. Bu nokta da iki kavramın ayrılık noktasıdır. Kültür; bir milletin dini, ahlaki, hukuki, akli, estetik, dil, ekonomik ve fen hayatlarının ahenkli bir bütünüdür.[3]

                   Bütün bunları açıklamaya çalışmamızın elbette bir sebebi var. Günümüz Türkiye’sinde kavramların içi boşaltılıp istenildiği şekilde doldurulduğu ve kavram kargaşası yaratıldığı için bir kaos ortamı sürüp gitmektedir. Kimin ne dediğini hiç kimse anlamamaktadır. Anlaşabilmek için önce kavramların manalarını yerli yerine oturtmak ve o manada kullanmak şarttır.

                   Şimdi gelelim meseleye; yüz yıl kadar önce, Ziya Gökalp’in yaptığı tanım hiçbir değişikliğe uğramadan bugün de geçerlidir.  Fakat, geçenlerde bir televizyon kanalında, İslamcı bir yazarın “İslam kültürüne göre …….” şeklindeki sözünü duyduğum zaman şaşırdım. “Ne diyor bu?” diyerek kulak kesildim. Zat-ı muhterem giyim tarzından söz ediyor ve “Bu giyim tarzı İslami’dir ve İslam kültürünün göstergesidir, yani kültürüdür” diye açıklama yapıyor. Gösterdiği kıyafet tam bir Arap kültürünün göstergesiydi. Arap gibi giyinmeyi, İslam’ı kullanarak milleti kandırıyordu. Dinlerin kültürü olmaz! Ancak milletlerin kültürü vardır. Dinler, kültürleri elbette etkilerler, yani kültürlere tesir ederler; fakat kültür olamazlar. Mesela, ayakkabı ile yatak odasına kadar gitmemek İslami bir gelenektir. Türkler bundan etkilenmişler ve ayakkabı ile ne ibadethanelerine ne de evlerine girmemeyi bir kültürel olgu olarak hayatlarına sokmuşlardır. Bu İslami kültür değil, İslami bir yasağın Türk kültürüne olan tesiridir. Hepsi bu!

                   Türklerle Kürtlerin, Türklerle Çerkezlerin kültür birlikteliğinden söz edenleri görüyoruz. Böyle bir birliktelik asla olamaz. Benzeşme olabilir; ama birliktelik olamaz.  Benzeşme de her zaman hâkim kültür üzerinden olur. Hâkim kültür, yaygınlığından dolayı her zaman alt kültürleri baskı altına alır. Bu doğanın kanunudur. Kültür birlikteliği nasıl olabilir? Bunun olabilmesi için alt kültürün ya tamamen yok olması ya da alt kültür mensuplarının asimile edilmesi gerekir. Yani, kültür ögeleri taşıyan topluluğun, tüm değerlerini unutması, topluluk olarak yok olması gerekir. Sözün kısası iki ayrı kültürün birlikteliği hiçbir zaman söz konusu bile edilemez.

                   Tanzimat’ın ilanı ile Batıya doğru açılan pencere, bizim kültürümüzde onulmaz yaralar açmış, batılılaşma neredeyse bir kültür değişmesine yol açabilecek hale gelmişti. Olmayacak bir mesele neredeyse olur duruma gelmiş, fakat adı yanlış konulmuştu. Bu medeniyet değiştirmeydi. Buna İslam Medeniyet dairesinden Batı Medeniyet dairesine geçiş denebilirdi. Ama kültür değişimi denemezdi. Fakat karşımızdaki hayran olduğumuz kitle, bize hiçbir zaman kendi istediklerinin dışında bir şey vermeye yanaşmadı. “Batıya doğru gidelim. Batı ışıktır, aydınlıktır. Bu aydınlığa öyle gitmeliyiz ki, onu bütün müesseseleri (kurumları) ile bünyemize katmalıyız”[4] Bu ve benzeri sözleri söyleyenlerin işgal ettikleri bir fikir dünyasından, kölelikten, sömürge olmaktan başka bir şey çıkmayacağını bilmek gerekirdi. Bilemediler ve körü körüne Batı taklitçiliğine yöneldiler.

                   Meşrutiyet dönemi sadrazamlarından Sait Halim Paşa “Batı medeniyetinin şaşaasına o derece hayran ve hayrette kalmışız ki, onu meydana getiren sebepleri kavramaktan aciz olup, gördüğümüz neticeleri, medeniyetin meyveleri sanmış ve görünüşe aldanmışız”[5] tespitiyle meseleyi can evinden yakalamıştır. Yani yenileşme hamlesi yapan hiçbir millet bizim gibi, giyim tarzını, saçının şeklini, yaşama bakış tarzını, oturmasını, kalkmasını değiştirerek “geliştik – yükseldik” dememiştir. Peki, aslında biz ne istemiştik? Çok açık; insan gibi yaşamak; adil bir hukuk düzeninde, günün şartlarına uygun yaşamak… Fakat düşünenler, bunları sağlayacak değerleri alarak “ atinin medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğmak”[6] yerine, bir mum gibi eritip bizi yok edecek hususlara yöneldiler.

                   1900’lü yılların başında Azerbaycanlı Türkçülüğün banisi, “Türkleşmek – İslamlaşmak – Çağdaşlaşmak “ şuarının sahibi Hüseyinzâde Ali Bey “Biz Avrupalıların edebiyatlarına, sanayilerine, ilim ve maariflerine müracaat etmek istiyoruz, kendilerine değil. Biz istiyoruz ki, Türk ülkelerine onların beyinleri, dimağları girsin, boğazları, mideleri girmesin. Biz istiyoruz ki, ülkemiz onların beyinlerini hazmetsin, onların midelerinde hazmedilmesin!”[7] diyerek istenenin ne olduğunu açık olarak yazıyordu. Fakat ülkenin siyasi yapısı içerisinde yer alan, İslamcılar, Ümmetçiler, yani muhafazakârlar ve kendilerine ilerici diyen solcular, sosyalistler, komünistler, Batıcılar bu fikirlere karşı çıkıyorlar ve kendi bildikleri yoldan ilerlemeyi doğru buluyorlardı. “Sağdakiler, yeni ve çağa uygun ne varsa ona karşı çıkan, milletin ilerlemesine set çeken muhafazakârlar; soldakiler ise Türk milletinin rakiplerini körü körüne taklit etmek, birden ileri sıçramak, kendilerini korkunç girdaplara, uçurumlara atmak isteyen zavallı taklitçilerdir.

                   Birinciler İslam Dini’nin ruhuna uygun olmayan kendi zevk ve heveslerine uygun bir durumda yaşamak isteyenlerdir. İkinciler ise “İslam’da medeniyete, yükselmeye ve gelişmeye hizmet edecek hiçbir şey yoktur” diyenler. Avrupa yönünden esen bütün rüzgârları, hatta zehir saçan rüzgârları bile şifa olarak sayanlardır. Bunların her ikisi de bizim olan “Milli ve Manevi değerlerimizin düşmanlarıdır. Bizi, bizden koparmak isteyen Arap ve batı taklitçileridir”.[8] Bundan yüz yıldan fazla bir zamanda konulan teşhisin doğruluğunu, bugün tartışabilir misiniz? Bakın siyasi alana, şu söylenenlerden farklı bir şey görebilecek misiniz?  Hüseyinzâde yazısının sonunda “Fedai lazımdır… Yukarı çıkarılan murdarlıklardan korkmadan mücadele edecek fedai… Türk kanlı, Müslüman itikatlı, Frenk fikirli  Fedai!” diyor. Yani Türk olduğunun bilincinde, Müslüman, fakat Batıya açık fikirli bir nesil arzu ediyor.

                   Kültür, milletin en büyük ve kutsal değeridir. Dildir, dindir, sanattır, edebiyattır, resimdir, tiyatrodur, gelenektir, mitolojidir, efsaneler, rivayetler, masallar, bilmecelerdir ve hepsinden önemlisi tarihtir, türküdür, kavalın yanık sesidir, garip telli sazdır; oturman, kalkman, yürümen; olayları anlaman,  algılaman, yorumlaman, yani sensin, biziz, milletimizdir, vatanımızdır!

                   Bu varlığın değerinin ne olduğunu anlamak zorundayız, anladığımız kadar da korumak zorundayız.  Koruduğumuz varlığın kendimiz olduğunu fark ettiğimiz gün, ulaşacağımız yaşama sevinci ile milletimizi ebediyen yaşatma duygusunu kavrayacağız… Ve gönül rahatlığı içerisinde:

TÜRK’ÜM, TÜRKÇÜYÜM, ATATÜRKÇÜYÜM. NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!  diye haykırabileceğiz…

[1] Türkçülük ve Türkiyecilik. Yeni Mecmua. Cilt.2. Sayı. 51. 4. Temmuz. 1918
[2] Millet Nedir? Küçük Mecmua. Sayı. 28. 25. Aralık. 1922
[3]Ziya Gökalp: Maarif ve Kültür. Yeni Mecmua. Cilt.2. Sayı. 52. 13. Temmuz. 1918
[4]Aydın Hacısalihoğlu. Batı Medeniyetine Giriş. S. 219. İstanbul. 1942
[5]Sait Halim Paşa. Buhranlarımız. S. 102. İstanbul. 1971
[6] Mustafa Kemal Atatürk. Onuncu Yıl Nutku
[7] Hüseyinzade Ali Bey. Füyuzat Dergisi. Bakü. Temmuz. 1907
[8] Hüseyinzade Ali Bey. Füyuzat Dergisi. Bakü. Nisan. 1907